»
A
Ç
K
A
P
A
«
Gerçekleşen Kıyamet Alametleri
Kas 17th, 2010 by admin

kıyamet-ayeti

Gerçekleşen Kıyamet Alametleri sizlerle.Kıyamet ne zaman kopacak,kıyamet alametleri nelerdir gibi sorularınızada yardımcı olacağını düşiünüyorum.

En iyisini Allah c.c. bilir.

Devamını Oku »

OSMANOĞULLARIN DRAMI YAKIN TARİH
Kas 14th, 2010 by admin

osmanoglu

Osmanli’nin o hasmetli ve izzetli insanlarinin torunlari bir gecede Avrupa’ya atildigi zaman, kimse onlarin halini hatirini sormadi. Hanedan sülalesinin erkekleri ekseriyetle askerdi, meslekleri disarida geçmedi. Buradaki mallari da tarümar edildi. Ayrilacaklari gece evlerini soydular ve Türkiye’nin disinda hepsi aç birakilip öz vatanlarindan uzakta ölüme terkedildiler.

•••
Devamını Oku »

Çanakkale’de hiç Lâik var mıydı?
Kas 11th, 2010 by admin

karakaya-canakkale

İngilizleri bilmem. Almanları da. Ama, Müslüman Osmanlı’lar arasında, bir tek laik olmadığına kalıbımı basarım.

“Çanakkale laiktir laik kalacak!” tayfasına bakmayın siz. Çanakkale’de arasan, damızlık bir laik bulamazsın. Kaymakam (Yarbay) rütbesiyle Çanakkale’de görev yapan Mustafa Kemal bile o tarihte “laik” değildi.

Devamını Oku »

Osmanlı, Nereye Ne Kadar Süre Hükmetti?
Ağu 22nd, 2010 by admin
01. Türkiye
02. Bulgaristan (545 yıl)
03. Yunanistan (400 yıl)
04. Sırbistan (539 yıl)
05. Karadağ (539 yıl)
06.Bosna-Hersek (539 yıl)
07. Hırvatistan (539 yıl)
08. Makedonya (539 yıl)
09. Slovenya (250 yıl)
10. Romanya (490 yıl)
11. Slovakya (20 yıl) Osmanli ad:Uyvar
12. Macaristan (160 yıl)
13. Moldova (490 yıl)
14. Ukrayna (308 yıl)
15. Azerbaycan (25 yıl)
16. Gürcistan (400 yıl)
17. Ermenistan (20 yıl)
18. Güney Kıbrıs (293 yıl)
19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20. Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)
21. Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adi: Lehistan
22. İtalya ‘nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
23.Arnavutluk (435 yıl)
24. Belarus (25 yıl) -himaye-
25. Litvanya (25 yıl) -himaye-
26. Letonya (25 yıl) -himaye-
27. Kosova (539 yıl)
28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adi: Banat
Asya’da
29. Irak (402 yıl)
30. Suriye (402 yıl)
31. İsrail (402 yıl)
32. Filistin (402 yıl)
33. Urdun (402 yıl)
34. Arabistan (399 yıl)
35. Yemen (401 yıl)
36. Umman (400 yıl)
37. Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl)
38. Katar (400 yıl)
39. Bahreyn (400 yıl)
40. Kuveyt (381 yıl)
41. Iranın batı toprakları (30 yıl)
42. Lübnan (402 yıl) Afrika’da
43. Mısır (397 yıl )
44. Libya (394 yıl) Osmanlı adi:Trablusgarp
45. Tunus (308 yıl )
46. Cezayir (313 yıl)
47. Sudan (397 yıl ) Osmanlı adi: Nubye
48. Eritre (350 yıl ) Osmanlı adi: Habes
49. Cibuti (350 yıl)
50. Somali (350 yıl ) Osmanlı adi: Zeyla
51. Kenya sahilleri (350 yıl )
52. Tanzanya sahilleri (250 yıl)
53. Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl ) Osmanlı adi: Reşade
54. Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adi: Kavar
55. Mozambik ‘ in kuzey toprakları (150 yıl)
56. Fas (50 yıl ) -himaye-
57. Bati Sahra (50 yıl) -himaye-
58. Moritanya (50 yıl) -himaye-
59. Mali (300 yıl ) Osmanlı adi: Gat kazası
60. Senegal (300 yıl)
61. Gambiya (300 yıl )
62. Gine Bissau (300 yıl)
63. Gine (300 yıl )
64. Etiyopya’ nin bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adi: Habeş
Osmanlı Kara hudutları sınırları içinde resmen bulunmamakla birlikte fiilen Hilafete bağlı yerler
64. Hindistan Müslümanları -Pakistan-
65. Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-
66. Singapur
67. Malezya
68. Endonezya
69. Türkistan Hanlıkları
70. Nijerya
71. Kamerun
Denizlerde ise;
Akdeniz’in tamamında 1 asır boyunca
Akdeniz’in bir kısmında 3 asır kadar
Karadeniz’in tamamına 4 asır kadar
Ege nin tamamına 4 küsur asır kadar
osmanliEcdadımız Osmanlının nerelere ne kadar süre hükmettiğini bilmek istersiniz diye düşünerekten sizlere liste halinde sunmak istedim.Umarım yararlı bir liste olur yorumlarınızı esirgemeyin.
Kıyamet Ve Ahiret Hayatı Üzerine Soru – Cevaplar
Ağu 19th, 2010 by admin
Kıyamet günü
Sual: Bazıları kıyamete inanmıyor. Hepsi bu dünyadadır diyorlar. Kıyamet hakkında
bilgi verir misiniz?
CEVAP
Kıyamet günü vardır. O gün, elbette gelecektir. O gün; gökler parçalanacak, yıldızlar
daılacak, yeryüzü ve dalar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kur’an-ı Kerim,
bunları haber veriyor.
Kıyamette, bütün mahluklar, yok olup, tekrar yaratılacak, herkes mezardan kalkacaktır.
Allahü teâlâ, çürümü, toz olmu kemikleri yine diriltecektir. O gün, terazi kurulacak,
herkesin hesap defterleri uçarak, iyilere sa taraflarından, fenalara sol taraflarından
gelecektir. Cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek,
Cehennemlikler, Cehenneme düecektir.
Bu bildirdiklerimiz, olmıyacak eyler deildir. Muhbir-i sadık [doru haber veren]
Muhammed aleyhisselam haber verdii için, hemen kabul etmek, inanmak gerekir. Hayâle
kapılarak üpheye dümemelidir.
Allahü teâlâ, (Resulümün getirdiklerini alınız!) yani, her söylediine inanınız!
buyuruyor. (Har 7)
Kıyamette, peygamberler, âlimler, ehidler, salihler, Kur’an-ı kerim okuyanlar ve daha
bakaları efaat edecektir. Hadis-i erifte buyuruldu ki:
(1- Kur’an-ı kerim okuyanlar, 2- Peygamberiniz, 3- Akrabalar, 4- Emanete riayet
edenler, 5- Din kardeleriniz efaat eder.) [Deylemî]
1- Kur’an-ı kerimi tecvid ile, teganni etmeden sırf Allah rızası için okuyanlar efaat
eder.
2- Peygamber efendimiz, büyük efaatçidir. (Büyük günah iliyenlere efaat
edeceim) buyurdu. (Tirmizî)
3- efaat yetkisi verilen akrabalar, yakınlarına efaat eder. Hadis-i erifte buyuruldu ki:
(ehid, ev halkından 70 kiiye efaat eder.) [Beyhekî]
4- Emanete riayet eden salih müslümanlar da efaat eder.
5- Din kardelerimizden, kendisine efaat yetkisi verilenler, arkadalarına,
tanıdıklarına efaat eder.
tikadı düzgün olan müslümanlar efaate kavuur. Bazı bid’at fırkaları efaate
kavuamazlar. Hadis-i eriflerde buyuruldu ki:
(efaatime inanmıyan ona kavuamaz.) [ira]
(Ehl-i beytimi sevenlere efaat edeceim) [Hatib]
(Eshabıma dil uzatanlardan baka, her mümine efaat ederim) [Deylemî]
Kâfirler, hesaptan sonra, Cehenneme girecek, Cehennemde ve azabda ebedi
kalacaklardır. Müminler, Cennette ve Cennet nimetlerinde sonsuz olarak kalacaklardır.
Günahı, sevabından çok olan müminlerin, Cehenneme girip, günahlarına karılık, bir
müddet azab görmeleri caiz ise de, bunlar, Cehennemde sonsuz kalmıyacaklardır. Kalbinde
zerre kadar iman olan bir kimse, Cehennemde sonsuz kalmıyacak, rahmet-i ilahiyyeye
kavuarak Cennete girecektir.
Kıyamet alametleri
Sual: Bin yılından sonra ahir zaman olduu söyleniyor. Bu ne demektir?
CEVAP
Kıyamet kopacaı zaman, dünya, bugünkü yörüngesinden çıkıp, baka bir yörüngeye
girecek, daha sonra dalar hallaç pamuu gibi atılacak, ta ta üstünde kalmıyacak,
apartmanlar, gökdelenler, saraylar yıkılacaktır. Madden böyle viran olduu gibi manen de,
iman yönünden de viran olacaktır.
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, ahir zaman peygamberidir. Yani bin dört
yüz seneden beri ahir zamandayız. Hicretin bin yılından sonra birçok küçük alametler
belirmitir. Bazı alametler belli olmutur. Küçük alametlerden yirmisi öyle:
1- Emanete riayet kalkar.
2- Kötüler, aaı kimseler, i baına geçer, söz sahibi olur.
3- çki çok içilir.
4- Zekât verilmez.
5- Hanıma uyup, anneye isyan edilir.
6- Erkekler ipek giyer.
7- Zararından korunmak için insanlara müdara edilir.
8- Gençler fâsık olur.
9- Daha önce yaamı âlimler cahillikle suçlanır.
10- Tefecilik, faiz aikare olur.
11- Bilgin veya âlim denilenlerde, zerre kadar iman olmaz.
12- slâma uymak ayıp sayılır.
13- Herkese iyilik eden müslüman ahmak sayılır.
14- slâma uymak, atei elde tutmak gibi zor olur.
15- Mescidlerde, toplantılarda fâsıkların sesi yükselir.
16- Cihad terkedilir.
17- Bid’atler yayılır.
18- Günaha tevik artar
19- yilie mani olunur.
20- Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker kalkar.
21- Cansızlar da konuur.
22- Komuluk kötüleir.
23- Cimrilik artar.
Bu alametlerin çou çıktıına göre ahir zamanda olduumuz meydandadır.
Ahir zamanda slâmiyete uymanın, atei elde tutmak gibi zor olacaı hadis-i erifle
bildirilmitir. Müslümanlıa uyanlar hor görülecek, herkese iyilik edenler ahmak
sayılacaktır. Peygamber aleyhisselama Kıyametin ne zaman kopacaı suâl edildii zaman
buyurdu ki: (Veled-i zina çoalır. Mal sahiblerine tazim olunur. Mescidlerde fâsıkların
sesi yükselir. Kötülük ehli, iyilik ehline üstün çıkar.)
bni Ömer hazretleri, bazı alametler zuhur edince dine daha çok sarılmak icabettiini
bildirmektedir. Bunlardan onu öyle:
1- Büyükler, küçüklere acımaz, küçükler de büyükleri saymaz.
2- yilik tavsiye edilmez, kötülük men edilmez.
3- Âlimler ilmi, para karılıı öretir.
4- Evlad, ana-babasına kin güder.
5- Kerem sahibleri azalır.
6- Dünya menfaati için din alet edilir.
7- Binalar yükselip heva-i nefse uyulur.
8- Akrabalık münasebetleri zayıflayıp kopar.
9- ltimas, rüvet ve tefecilik çoalır.
10- Zengin aziz tutulur.
Küçük alametler
[Kıyametin kopması ile ilgili küçük alametlerle ilgili hadis-i eriflerden bazılarını
bildiriyoruz:]
(Erkekler azalır, kadınlar çoalır, zina artar.) [Buharî]
(Çalgı her yere yayılır, zaptiye, gammaz ve gıybetçi çoalır.) [Beyhekî]
(Tehıyyet-ül-mescid namazı kılınmaz olur.) [Taberânî]
(lim kalkar, cehalet, anari ve ölüm çoalır.) [bni Mace]
(ler, ehli olmıyana verilir.) [Buharî]
(Ulema, halkın istedii yönde fetva verip, helala haram, harama helal derler;
Kur’anı ticarete, menfaate alet ederler.) [Deylemî]
(Bu dinin balangıcı gibi, sonu da garip olur!) [Tirmizî]
(Sadıklar yalanlanır, yalancılar kabul görür. Eminler hain, hainler emin sayılır.)
[.Ahmed]
(Kur’an-ı kerim çalgı aletlerinden okunur. Tecvid ile, güzel okuyanlar
dinlenmeyip, musiki ile arkı gibi okuyanlar dinlenir.) [Tergib-üs-salât]
(nsanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düünecekler, helalını, haramını
düünmiyeceklerdir.) [R.Nasıhin]
(Sadece tanıdıklara selam verilir. Sıla-i rahm kalkar ve yalancı ahidler ve
yazarlar çoalır.) [Hakim]
(Zengine malı için tazim edilir, fuhu yayılır, piç çoalır. Alı-verite hile yapılır,
büyüe hürmet, küçüe de merhamet edilmez. Kurtlar, kuzu postuna bürünür. O
zamanda en iyi kimse, müdahim olandır.) [Hakim]
{Müdahim, kimseye karımayıp, kendi iine bakandır}
(Bir camide binden fazla kii namaz kılacak, fakat, içlerinde bir tane mümin
bulunmıyacaktır.) [Deylemî]
(zinsiz ticaret yapılmaz.) [Müslim]
(“Keke u kabirdeki ben olsaydım” denmedikçe kıyamet kopmaz.) [Müslim]
(Kötü iyi, iyi kötü gösterilmedikçe, kıyamet kopmaz.) [Haraiti]
(Deprem, fitne, katillik artmadıkça, kıyamet kopmaz.) [Buharî]
(Lutilik mubah sayılmadıkça kıyamet kopmaz.) [Deylemî]
(Kardeler farklı dinden olmadıkça kıyamet kopmaz.) [Deylemî]
(erliler, kötüler dünyaya hakim olmadıkça kıyamet kopmaz.) [Tirmizî]
(Kur’an-ı kerim kaldırılmadan kıyamet kopmaz.) [Ebu Nuaym]
(Müslümanlarla Yahudiler savamadıkça kıyamet kopmaz. Yahudilerin
gizlendii ta ve aaç, “Yahudi arkamda gel öldür” diyecektir.) [Müslim]
(Vahi hayvanlar, insanlarla konumadıkça kıyamet kopmaz.) [Tirmizî]
(Allaha inanan kaldıı müddetçe kıyamet kopmaz.) [Müslim]
(Kıyamet, yalnız kötüler üzerine kopar.) [Buharî]
Kıyamet ne zaman kopacak
Sual: Kıyâmet ne zaman ve nasıl kopacaktır?
CEVAP
Kıyâmetin ne zaman kopacaı bildirilmemi, (Onu ancak Allah bilir) buyurulmutur.
(A’râf 187, Ahzâb 63)
Kıyâmetin kopmasına yakın çeitli alâmetler çıkacaktır. Kur’ân-ı kerîmde meâlen
buyuruluyor ki:
(Rabbinin bazı âyetleri [alâmetleri] geldii gün, önce îmân etmemi veya îmânında
hayır kazanmamı olana, [o günkü] îmânı fayda vermez.) [En’âm 158]
Hadîs-i erîfte, bazı alâmetlerin ne olduu öyle bildirilmektedir:
(u üç ey ortaya çıkınca, îmân etmemi veya îmânından hayır kazanmamı
olana, îmânı fayda vermez: Günein batıdan doması, deccâl ve dâbbet-ül-arz.)
[Tirmizî]
Kıyâmet koparken, dünya, imdiki yörüngesinden çıkıp, baka bir yörüngeye girer,
daha sonra dalar hallaç pamuu gibi atılır, ta ta üstünde kalmaz, apartmanlar, gökdelenler,
kökler yıkılır. Her yer maddî ve ma’nevî olarak virân olur.
Kıyâmetin ne zaman kopacaı belli deil ise de, birçok alâmetleri çıkmıtır. On büyük
alâmet çıkmadıkça Kıyâmet kopmıyacaını Peygamber efendimiz bildirmitir.
On büyük alâmet
Müslim’deki Hadîs-i erîfte, u on alâmetin çıkacaı bildirilmitir:
1- Mehdî gelecek:
Babası Abdullah, annesi Âmine’dir.
Hadîs-i erîflerde buyuruldu ki:
(Mehdî’nin baı hizâsında bir bulut olacak, buluttan bir melek, “Bu Mehdî’dir,
sözünü dinleyin” diyecektir.) [Ebû Nuaym]
(Ehl-i beytimden bir zât yeryüzüne hâkim olmadıkça kıyâmet kopmaz. Onun alnı
açıktır, kemer burunludur. Yeryüzü zulümle dolu iken, o, dünyayı adâletle doldurur.
dâresi yedi yıl sürer.) [Müslim]
2- Deccâl gelecek:
Hadîs-i erîfte buyuruldu ki:
(Deccâl çıkar, tanrı olduunu söyler. Onun tanrı olduuna inananın îmânı gider.)
[.E.eybe]
3- Hz. Îsâ gökten inecek:
Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
(Allahın Resûlü Meryem olu Îsâ’yı öldürdük dedikleri için Yahûdîleri
la’netledik. Onlar Îsâ’yı öldürmediler, asmadılar da. Öldürülen, kendilerine Îsâ gibi
gösterildi.) [Nisâ 157]
Hz.Îsâ göe kaldırılmıtır. (Nisâ 158)
(Elbette o [Hz.Îsâ’nın Kıyâmete yakın gökten inmesi], Kıyâmetin yaklatıını
gösteren bilgidir. Sakın bunda üphe etmeyiniz!) [Zuhruf 61, Beydâvî]
Hadîs-i erîflerde de buyuruldu ki:
(Meryem’in olu sa, âdil bir hakem olarak iner, haçı parçalar, domuzu öldürür
[yasaklar], kin, nefret ve haset ortadan kalkar.) [Müslim]
(sâ aleyhisselâm, inince, her yerde sükûn, emniyet meydana gelir. Öyle ki aslanla
deve, kurtla kuzu serbestçe dolaır, çocuklar yılanlarla oynar.) [Ebû Dâvüd]
4- Dâbbet-ül-arz çıkacak:
Bu husûsta birçok Hadîs-i erîf vardır. Bir tanesinin meâli öyle:
(Dâbbe-tül arz, Mûsâ’nın âsâsı ile mü’mine dokunur, alnına “Cennetlik” yazılır,
yüzü nurlanır. Kâfire, Süleyman’ın mührü ile vurur, “Cehennemlik” yazılır, yüzü
simsiyah olur.) [Tirmizî, Ferâid]
Bu hayvandan Kur’ân-ı kerîmde de bahsedilmektedir. (Neml 82)
5- Ye’cûc ve Me’cûc çıkacak:
Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
(Ye’cûc ve Me’cûc, set yıkılıp her tepeden akın ederler.) [Enbiyâ 96]
Hadîs-i erîfte buyuruluyor ki:
(Ye’cûc ve Me’cûc, Kıyâmetin ilk alâmetlerindendir.) [bni Cerîr]
6- Duman çıkacak:
Kur’ân-ı kerîmde buyuruluyor ki:
(Gökten bir duman çıkacaı günü gözetle!) [Duhân 10]
Hadîs-i erîfte de buyuruldu ki:
(Duhânın [dumanın] te’siri mü’mine nezle gibi gelir, kâfire ise çok iddetlidir.)
[Ebû Dâvüd]
7- Güne batıdan doacak:
Hadîs-i erîfte buyuruldu ki:
(Güne batıdan domadıkça Kıyâmet kopmaz. O zaman herkes îmân ederse de
fayda vermez.) [Buhârî, Müslim]
8- Ate çıkacaktır.
Hadîs-i erîfte buyuruldu ki:
(Hicâz’dan çıkan ate, Basra’daki develerin boyunlarını aydınlatır.) [Müslim]
9- Dou, Batı ve Arabistan’da ay tutulacak ve yer batması olacaktır. (B.Ârifîn)
10- Kâ’be yıkılacaktır.
Hadîs-i erîfte buyuruldu ki:
(Habeli biri Kâ’be’yi tahrip edecektir. Onu u anda siyah elleri ile Kâ’be’nin
talarını bir bir söker hâlde görüyorum.) [Buhârî, Müslim]
Saçma te’viller
Sual: Bazı kimseler, Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan günein batıdan domasını,
slâmiyetin batıdan yayılacaı eklinde te’vil ediyorlar. Dâbbet-ül-arzın ise, Aids
hastalıının virüsü olduunu söylüyorlar. Böyle te’vil câiz midir?
CEVAP
Kur’ân-ı kerîmin açık, mehur manâlarını deitirenler, bâtınî denilen sapık bir fırka
mensupları idi.
Bunlar, Kur’ân-ı kerîmin açık manâlarına inanmayıp, kendilerine göre baka manâlar
çıkarırlar, (Kur’ânın zâhir ve bâtın manâları vardır, bâtın, yanî iç manâsı lâzımdır. Cevizin
kabuu deil, içi ie yarar) diyerek, dînin emirlerini bozmaya çalıırlar.
(Tarîkat-ı Muhammediyye) ve (Akâid-î Nesefî) erhinde böyle kimselerin
müslümanlıktan çıktıı bildirilmektedir. Bu iki kitapta bildirilen fetvâ öyle:
(Kur’ân-ı kerîmin âyetlerine, kelimelerin açık, mehur manâları verilir. Bu
manâları deitirerek bâtınîlere uyanlar kâfir olur.)
Bunlar gibi Kur’ân-ı kerîm te’vil edilirse, ortada din diye bir ey kalmaz. Namaz, oruç,
zekât te’vil edilerek ortadan kaldırılır!..
Günein batıdan doması
Kur’ân-ı kerîmde, meâlen buyuruluyor ki:
(Rabbinin ba’zı âyetleri [alâmetleri] geldii gün, îmân etmemi veya îmânında
hayır kazanmamı olana, [o günkü] îmânı fayda vermez.) [En’âm 158]
Bir hadîs-i erîfte, bazı alâmetlerden üçü öyle açıklanmaktadır:
(u üç ey ortaya çıkınca, îmân etmemi veya îmânından hayır kazanmamı
olana, imânı fayda vermez: Günein batıdan doması, deccâl ve dâbbet-ül-arz.)
[Tirmizî]
Baka bir hadîs-i erîfte on alâmet bildirilmitir. Konumuzla ilgili bir hadîs-i erîfin
meâli öyle:
(Güne batıdan domadıkça, Kıyâmet kopmaz. O zaman herkes îmân ederse de
fayda vermez.) [Buhârî, Müslim]
Avrupa müslüman olunca, îmân fayda vermez mi? Ne saçma te’vil…
Günein batıdan doması aklen de, ilmen de mümkündür. Te’vile ihtiyaç yoktur.
Dinsizler anlayamaz diye zoraki te’vile gitmeye ihtiyaç yoktur.
Allahü teâlâ, dünyayı imdiki yörüngesinden çıkarır. Baka yörüngeye girer. Dönüü
deiince, güne batıdan domu olarak görülür.
Aids hastalıına, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen hayvan olduunu söylemek kadar saçma
bir ey olmaz. Dînî konuda ahsî görüün, tahminin yeri olmaz.
(Kötü kadınlar çoalıp, zinâ yayılınca, daha önce görülmemi bulaıcı
hastalıklara mâruz kalınır) meâlindeki hadîs-i erîf için de, Aids diyenler çıkmıtır. Bu
hadîs-i erîfte bildirilen hastalık, Aids olabilir de, olmayabilir de. Kesin konuulmamalıdır!
Yarın daha baka hastalıklar da çıkabilir.
Dâbbet-ül-arz’ın, aynı zamanda konuan bir hayvan olduu Kur’ân-ı kerîmde de
bildirilmektedir:
(O söz balarına geldii zaman, [Kıyâmet alâmetleri zuhur edince], onlara yerden
bir hayvan çıkarırız, bu hayvan, onlara, insanların âyetlerimize kesin bir îmân
etmemi olduklarını söyler.) [Neml 82, Tefsîr-i Kurtubî]
Hayvan konuabilir mi?
Bu hayvanın konuması aklen de câizdir. Çünkü Allahü teâlâ hayvana konuma sıfatı
vermeye kâdirdir. (Sevâb-ül kelâm fî akâid-il islâm)
Dâbbet-ül-arz hakkında birçok hadîs-i erîf vardır. (Ferâid-ül fevâid), (Muhtasar-ı
Tezkire-i Kurtubî), (Megaribüz zaman) ve (El kavlül muhtasar fî alâmâtil Mehdil muntazar)
isimli kitaplardaki hadîs-i erîflerden birkaçı öyle:
(Dâbbet-ül arz’ın deve ayaı gibi dört ayaı ve ku gibi kanatları vardır. Baı
öküz baına, kulaı fil kulaına, kuyruu ise, koç kuyruuna benzer.)
(Dâbbet-ül arz, âsâ-i Mûsâ ile mü’mine dokunur, alnına “Cennetlik” yazılır, yüzü
nurlanır. Kâfire, mührü Süleymanı vurur, “Cehennemlik” yazılır, yüzü simsiyah olur.)
(nsanlar, bu hayvandan kaçarlar. Kimi ondan korkarak namaza durur. Hayvan
bunun yanına gelir, “Ey kii imdi mi namaz kılıyorsun” diyerek yüzünü damgalar.
Böylece mü’minler kâfirlerden ayırt edilerek tanınır.)
(Mehdî Çin’e gider, orada evlenir ve bir olu olur. Bu son doan çocuk olur,
ondan sonra kısırlık yayılır, doum olmaz. Böylece halk tükenir.)
Dünyanın hâli
Kıyâmet alâmetlerini anlatan uzun bir iirin bir kısmı öyle:
Amân yâ Rabbî el’amân; ne mükülmü âhır zaman,
Din bilgisi unutuldu; pek azaldı namaz kılan.
Mason olanlar, sinsice; dîni yıkmakta her yandan,
Bugünkü kötü hâlleri, eylemiti, Resûl beyân.
Demiti: (Birgün gelecek; garîp olur, bana uyan.
Her evde, çalgı çalınır; iitilmez olur ezân,
Âlim bulunmaz bir yerde, câhillere kalır meydân!
Mü’minler, olur zavallı; kâfirler, sanki Süleymân.)
Kıyâmet alâmetleri, çıkar, birbiri ardından,
Alâmetlerin mehûru, sarho olur; pek çok insan.
Âlim diye tanıtılır, dinden haberi olmıyan,
Zâlime ikrâm olunur, kurtulmak için belâdan.
Hayâsızlık pek çoalır, deyyûslara kalır meydân,
Herkes kendin âlim sanır, Müslümana denir nâdân.
Doru konuan azalır, yalancı söyler durmadan,
Çok övülen kimselerde, bir zerre bulunmaz îmân.
Çalgı, fuhu san’at olup, kız yerine geçer olan,
Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yoktan.
Bid’at yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan,
slâmiyet kötülenir, harâm ilenir her yandan.
Müslümanlık lâfta kalır, ses için dinlenir Kur’ân,
Mü’mine gerici denir, kayırılır mürted olan.
Bunların hepsi muhakkak, olur kıyâmet kopmadan,
Ne hazîndir, ne yazıktır; ma’bûd oldu, falan filân.
Bu irtidâd modasında; iimiz suç, günâh, isyân,
nsanlar, yolu aırdı; gemisin kurtaran kaptan!
Cennet-Cehennem imdi vardır
Sual: Sunucu Cenk Bey, radyodaki konumasında “Bugün Cennet ve Cehennem
yoktur. Bunlar ahirette olacaktır.” dedi. imdi Cennet ve Cehennem yok mudur?
CEVAP
Bir artistin sözüyle mevcut olan Cennet ve Cehenneme yok denmez. Her müslüman
bilir ki, ilk insan ve bütün insanların babası olan Hz. Âdem, yıllarca Cennette yaadı. Yasak
aaçtan yiyince, dünyaya indirildi. Bu hususta Kur’an-ı kerimde birçok ayet-i kerime vardır.
Mesela Bekara suresinin 35 ve 36, Araf suresinin 17. ayet-i kerimesinden 27. ayet-i
kerimesine kadar. Taha suresinin 117-119. ayet-i kerimeleri bu hususlardan bahsetmektedir.
Kur’an-ı kerimde ayrıca müminler için Cennetin, kâfirler için de Cehennemin hazır vaziyette
bekledii bildiriliyor:
(Takva sahipleri için hazırlanmı olup genilii gökler ve yer kadar olan Cennete
koun.) [A.mran 133]
(Kâfirler için hazırlanmı olan Cehennem ateinden sakının!) [A.mran 131]
Peygamber efendimiz de, Miraca gidince, Cennet ve Cehennemi de gezdi. Gördüü
eyleri anlattı. Bunlardan birkaçı öyle:
(Cennete girdim. nciden kubbeler gördüm.) [Müslim]
(Miraca çıktıım zaman Cennetin kapısı üzerinde “Sadakanın sevabı on, ödünç
vereninki ise on sekiz mislidir.” yazılı olduunu gördüm.) [bni Mace]
(Miracda Cehenneme baktım. Kokmu leler yiyenler gördüm. Bunların kim
olduunu sordum. Cebrail aleyhisselam, “Bunlar, gıybet etmek suretiyle insanların
etlerini yiyenlerdir” dedi.) [. Ahmed]
Hesaba hazırlanmak
Allahü teâlâ yegane mülk ve kudret sahibidir. Nasıl istiyorsa öyle yapar.
Cennet müminler için ebedi mükâfat yeri, Cehennem de kâfirler için ebedi ceza
yeridir. Cennet, hatıra, hayâle gelmiyen nimetlerle doludur. Cehennem de, akıl almayacak
azablarla doludur. Mükâfat ve azablar bir hâl iidir. Yaanmadıkça anlatılamaz. Nasreddin
Hoca aaçtan düer. “Oy bacaım” diye feryat ettiini görenler gelip, “Hoca ne var da
baırıyorsun? Hani bir eyin yok” derler. Hoca merhum da, “Kardeim sen aaçtan hiç
dütün mü?” der. Aaçtan dümeyenler, o acıyı hissedemezler.
Mükâfat ve ceza büyük olduu için sorgu-suâl ii de büyük olacaktır. Allahü teâlâ,
(Salih kullarım için gözlerin görmedii, kulakların iitmedii, hatta hatıra gelmiyen,
hayâl edilemiyen nimetler hazırladım) buyuruyor. (Müslim)
Kur’an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki: (Artık onlar için yaptıklarına mükâfat
olarak göz aydınlatıcı ne nimetler saklandıını [hazırlandıı] hiç kimse [Hatta melekler
ve peygamberler bile] bilemez.) [Secde 17 Bedavi]
Cehennem Azabı
Cehennem azabının iddeti de çeitli ayet-i kerimelerle bildirilmitir. Böyle büyük
mükâfat ve büyük ceza için elbette büyük imtihan olacak ve ince eyler sorulacaktır. Kur’anı
kerimde mealen buyuruluyor ki:
kiyamet-1 (1)Kıyamet günü
Sual: Bazıları kıyamete inanmıyor. Hepsi bu dünyadadır diyorlar. Kıyamet hakkında
bilgi verir misiniz?
CEVAP
Kıyamet günü vardır. O gün, elbette gelecektir. O gün; gökler parçalanacak, yıldızlar
daılacak, yeryüzü ve dalar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kur’an-ı Kerim,
bunları haber veriyor.
”Ayın Konusu” Mülk Kimin?
Ağu 16th, 2010 by admin

mulkMüslümanlar olarak özellikle son bir iki yüzyıldır din-dünya ilişkisine bakışımızda temelli değişiklikler meydana geldi.

Önceleri dünyaya ancak “ahiretin tarlası” olduğu için kıymet verirken, şimdilerde dünyayı ahiretin önüne geçirdiğimizi gösteren tavır ve davranışlar içindeyiz.

Müslüman elbette dünyaya hükmetmeli, güzel yaşamalı, güzel yaşatmalı. Ama nereden gelip nereye gittiğini, yanında ne götürdüğünü asla hatırdan çıkarmamalı.
Devamını Oku »

İNSANLAR DÖRT KISIMDIR…(Abdülkadir Geylani K.S)
Ağu 16th, 2010 by admin

guv

BİRİNCİSİ:
Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir.
Allah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah c.c. rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler. Ama sakın bunlardan olma, onların ahlakını alma, onların hareketlerine katılma… Hikmeti ise: Onlar azap, gazap ve felaket insanlarıdır. Yerleri cehennemdir, arkadaşları şakilerdir. Ancak ilim sahibi isen, onlara yakınlık sana zarar vermez. Çünkü onlara hayrı öğreten, doğru yolu gösteren bir insan olursun. Eğer kendine güveniyorsan onların arasına gir ve Hak’ka davet et. Onlara doğru yolu öğret, hak yola çağır. Görürsün ki; bu sohbetin hoş oluyor. Allah sana, resullerin, nebilerin kadar sevap verir. Bunu anlatmak için Hz. Peygamber S.A. Hz. Ali’ye buyurduğu bir Hadis-i Şerifi nakletmek yeter: – Allah bir kimseyi vasıtanla doğru yola getirirse, bunun sevabı yeryüzündeki bütün mülke bedeldir.
İKİNCİSİ:
Dili vardır, kalbi yoktur.
Herkese hikmetten konuşur ama kendisi amel etmez. İnsanları doğru yola çağırır, kendisi kaçar. Başkasının hatasını büyük görür ama kendisi durmadan yapar. Allah’a karşı edep ve terbiye yollarını öğretir fakat kendisi büyük günahları işlemeğe devam eder. İnsanlar arasında iyi görünür, yalnız kalınca önüne geleni yutan hayvana benzer. Peygamber efendimiz bu adamın durumuna işaret ederek: – Ümmetim için en çok endişe ettiğim şey dilli münafıklıktır. Buyurmuşlardır. Diğer bir Hâdis-i Şerifleriyle de: – Ümmetim için en korkulacak şey kötü bilginlerdir. Buyurmuştur… Allah cümlemizi bu gibilerden korusun. Bu zümreden çekin ve kaç, tatlı dili seni yakalar. Güzel (!) sözü seni aldatır. Günah ateşi seni yakar. Onun manevi kir kokusu seni öldürür.
ÜÇÜNCÜSÜ:
Kalb sahibidir, ama dili yoktur.
Halbuki o Allah’a tam inanmıştır. Allah da onu halkından gizlemiştir. Onun üzerine manevi bir örtü çekmiştir. Gözünü halktan kapatmıştır. Bu insan yalnız kendi ayıbını görür ve onu gidermeğe çalışır. Kalbi tevhid nuru ile doludur. Bu nur, insanlar arasına karışmanın güçlüğünü, onların ağzından çıkan sözün boşluğunu gösterir. O insan, selametin; sükütta, sessizlikte ve yalnızlıkta olduğunu bilir. Peygamber efendimizin şu hadisi-i Şerifini candan duymuştur. – Susan kurtulur. O muhterem insan her şeyi can kulağı ile dinler, bu dinledikleri arasında şu da vardır: – İbadet on bölümdür, bunun dokuzu sükû»ttadır. Bu zat velidir. Allah onu kötülüklerden esirgemiştir. Daima selamet içinde olur. Akıl ve fikir sahibidir. Allah’ın rahman sıfatı onda tecelli etmiştir. Hayırlı insanla arasında, bu gibileri seçilir. Bu gibilerden hem hayır umulur, hem de arkadaşlık edilir. Hak onun işini gördürür. Hak onu sever. Sen de sev, ona yaklaş… Böyle yaparsan, Allah da seni sever. Bu gibi seçkin kulları ara, onların hürmetiyle yüce Allah seni sevgili kulları ve salih kişiler arasına katar.
DÖRDÜNCÜSÜ:
En yüksek derece buna verilmiş ve melekût alemindedir.
İşte Hazret-i Nebi bu büyük zatın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur: – Bir kimse öğrenir öğretirse… Ayrıca bildiği, öğrettiği ile âmil olursa melekût aleminde ona, AZİM ismi verilir. Bu zat, alim-i billahtır. Mertebeler ölçülürse en yüksek derece onun olduğu ortaya çıkar. Dinin hikmet yönünü en iyi bilen odur. Allah-ü Teâla birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir. Hiç kimsenin erişemiyeceği sırları ona sezdirmiştir. Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakka cezbedilmiştir. İlâhi hikmetleri çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir. Hidayet yolları buna açıktır. Bunda istidat çok büyüktür. Ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır. Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür. Bu zat, Allah yolunda bir şahtır. Hak yola o çağırır, kötülükleri onlara o gösterir, kıyamet günü şefaatçi, dünyada temiz, Allah indinde herşeyi makbul ve merguptur. Doğrudur, doğruluğu tastiklidir. Resul ve nebilerin vekilidir. İşte peygamberler, bunları vekil etmiştir. İşte son had buraya kadar… İnsan oğlunun son durağı bu makama varır. Buradan öte Peygamberlik başlar.
Sana bu insan lazım. Bunu ara, bulunca muhalefet etme, sözlerine darılma, uzak kalmaktan hoşlanma. Onu sev ve sözlerine bağlan, her nereye varsan böyle birini ara ve zihninde onu gezdir. Şunu bil ki: O ne söylerse selamet ondadır. Helak, bataklık başkadadır. Allah’tan onu iste, yol bundan başkaya varmaz. Himmet başkalarında yoktur. Yolunu bu ülkeye vardırmayan kurtulamaz. Ama Allah başka türlü emretmiş ise bir şey denemez. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselere kimse şaşmaz. Ey iman sahibi; insanları sana bölüm bölüm gösterdim. Kendini düşün, eğer gözün varsa bak. Bu sayılanlara basiret gözünü gezdir ve kendine bir sığınak ara. Eğer kendine acıyorsan bunu yap ve kurtul. Allah, bize ve sana verdiği ve razı olduğu yolları göstersin… Amin!.. Futuhu’l Gayb / Abdulkâdir Geylâni Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ; “Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda, Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada… ” mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır. Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur
.1-İnsani Ruh,
2-Hayvani Ruh,
3-Nebati Ruh,
4-Madeni(Cemadi) Ruh.
Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dünyada ilahi bir düzen, değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.
Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; “La ilahe” demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,”illallah” demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. “Muhammedün Resulullah” ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor. Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah’ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah’ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.
”Kim bildi efalini
Ol bildi sıfatını
Anda gördü Zatını
Sen seni bil seni
Görünen sıfatındır
Anı gören Zatındır
Gayrı ne hacetindir
Sen seni bil sen seni ” ( Hacı Bayram-ı Veli)
Cahit Yetgin

BİRİNCİSİ:

Kalbsiz ve dilsizdir. Asi ve hissizdir.

Allah buna hayır vermemiştir. Sebebi: Bu ve benzerleri, hayrı istemezler, hayır yolunu sevmezler. Şu var ki; Bir gün Allah c.c. rahmeti iktizası bunları yola getirir. Kudret eli bunların kalbine iman ışığı tutar. Eğer istidatları varsa onlar da hak yola girerler. Devamını Oku »

Onbir Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif
Ağu 16th, 2010 by admin

ramazan

…Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar… (İşte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (Ahzâb, 35)
“Ramazan ayına erişip de bağışlanmayana yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” (Hadis-i şerif, İbn Hibban, II, 140.)
Ramazan’ın insanın gizli bazı özelliklerini ortaya çıkarması
Öncelikle, usta bir kalemin Ramazan ayının insanlar üzerindeki etkilerini birkaç paragrafta nasıl özetlediğine bakalım. Eski İstanbulluların ağzından çıkan bu ifadelerden pek çoğu Ramazan ayı boyunca yanımızda yöremizde hâlâ dile getirilmektedir sanırım.
“Ooh, bu Ramazan keyfim keyif!.. Bizim mahallenin bekçisi pek güzel davul çalıyor. Ciddi söylüyorum ki güzel çalıyor. İlk gecelerde birden bire ‘Acaba davulsamış mıyım?’ dedim ama… Ne gülüyorsunuz? Yakıştırmaya mı? Susamak, aksamak, kanıksamak ne ise bu da o…
…Bu mahrumiyet değişik insanlar arasında hasıl ettiği şükür ve şikayet duyguları ile cidden mizahî şekillere bürünmekten de geri kalmaz.
Bugün, yarın, hafta nihayetine kadar sokaklarda, cami içi sohbetlerinde,
şimendifer gibi nakil vasıtaları mevkilerinde geçen veya geçecek olan bu yoldaki konuşmalar bir dereceye kadar aşağıdaki beyan tarzına dökülmüş olur:
– Arada bir hâlâ başım dönüyor.
– Sorma, vücudum pelte gibi.
– Bizim pederde bir hiddet, bir hiddet!..
– İftara doğru öyle bir esneme basıyor ki çenelerim ayrılacak sanıyorum.
– Tuhaf şey burnum koku almıyor. [Yazarımızın aksine aslında oruçluların koku olma duyusu artar. Tecrübeyle sabittir. (Miroğlu)]
– Oh be! Yediğimi bilmeye başladım.
– Daha dün akşam farkına vardım. Bizim yeni doğan kızın yüzünde ‘ben’ varmış.
– Refika (eşini kastediyor) dedi ki: ‘Göz kapaklarının şişi iniyor.’
– Sevdiğim bir bardak vardı. Akşam aradım bulamadım. En sonunda valide ‘Sen onu Ramazan’dan önce bir gece bahçeye atıp kırdın.’ dedi. Hiç hatırıma gelmiyor.
– Çocuk gibi oldum, ne görsem imreniyorum.
– Aman yahu! Ev varmış, çoluk çocuk varmış, dünya varmış!
– Orucun şu hali var ki, Allah insana sabrını veriyor.”
Ramazan hilali görüldü mü?
Rasulullah s.a.v.: “Hilal görüldüğünde oruca başlayınız. Hilal görüldüğünde orucu bozunuz.” (Buharî) buyurur.
Bilmem dikkatinizi çekti mi? Ülkemizin hemen her köşesinde yüksekçe bir dağ veya tepeye Bakacak, Ayabakan, Aygören… gibi isimler verilmiştir. Sözkonusu isimler bilhassa eski yerleşim merkezlerinde hâlâ kullanılır. Dedelerimiz Ramazan’ın başlangıcını ve bitişini hilali gözleyerek tespit ettikleri için buralara bu isimleri uygun görmüşlerdir. İşte bu tepelerde akşamlamış olan ecdadın evlatları belki de hiç farkına varmadan dedelerinin hilali gözlemekten dolayı aldığı lakabı soyadı olarak taşımaktadırlar.
Şimdi de eski Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’e kulak verelim. “On Üçüncü Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı” adlı eserinde bakın hilalin tespitini nasıl anlatıyor:
“Ramazan’ın ilk gününü tespit etme meselesi İstanbul Kadılığı’na ait bir ödev olduğundan yevm-i şek gecesi İstanbul Kadısı ile memurlarının, Şeyhülislâm Kapısı’nda (Bugünkü İstanbul Müftülüğü) bulunmaları lazım geldiğinden o akşam için Kadı Efendi’nin dairesinde meşihat memurlarına mükemmel bir ziyafet çekmesi adet idi.
İstanbul’da zahmetsizce ayı görebilmek mümkün olan yerler, Harbiye Nezareti meydanında bulunan yangın kulesi (Bugünkü Beyazıt Kulesi), Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim ve Edirne Kapısı Camilerinin minaresi olduğundan, buralara gönderilmiş olan memurlar ve bu memurların yanına katılan cami hademeleri ile bazı dikkatli meraklılardan Ramazan hilalini görenler gelip kadılığa haber verdikleri zaman daha resmi vaziyet alınırdı.
Hilalin görüldüğü sabit olunca Süleymaniye Camii kandilcileri kandilleri yakarlar. Bekçiler de davullarını çalarak Ramazan’ın başladığını mahalleleri halkına duyururlardı.”
Halkın Ramazan’ı karşılayışı
Ali Rıza Bey anlatmaya devam eder:
“Ramazan’ın ilanından dolayı bütün müslümanların büyüklü küçüklü sevinçleri ve birbirlerini tebrik etmeleri adet idi. Kahve peykelerinde oturan ağırbaşlı, beyaz veya abani sarıklı derviş kıyafetli veya fesli dindar adamlar, yerli ve dışarlıklı satıcılar, babalarla çocuklar, fenerleri ellerinde olarak akın akın camilere koşarlar, saf saf, hazin hazin Kur’an okunmasını ve müezzinlerin yüksek perdeden okudukları ezanları dinler ve namazlarını kılarak dua ederlerdi. Teravihten sonra herkes birbirini tebrik ederdi.
Minarelerde temcitler okunmaya ve ‘Merhaba Ya Şehr-i Ramazan’ ve ‘Sefa Geldin Ya Şehr-i Mübarek’ gibi cümlelerle Selâtin Camilerinde mahyalar kurulmaya başlardı. Mahyaların Ramazan’ın onbeşinden sonra da münasip resimlerle süslenmesi adetti.
Büyük camilerin minarelerinde kandil uçurtmaları bulunurdu. Bu uçurtmalar, iplerinin bir ucu minarelerin şerefelerine, diğer ucu da cami avlusunun şerefeye karşı bir yerinde yüksek bir yere bağlanır, uçurtmacı teravihten sonra bunu uçurtmaya başlar, seyirciler cami avlusunda birikir, uçurtmacı da kandil ipini o sırada avluya bağlı olduğu yere kadar salıverirdi. Seyirciler de kandil kutusunun bir tarafına şeker veya kurabiye gibi şeyler koyup uçurtmacıya hediye gönderirlerdi.
İstanbul’da Avrupa’da olduğu gibi gece hayatı olmadığından yatsıdan sonra herkes evinde uykuya daldığı halde, Ramazan geceleri halk sokaklara dökülür, kahveler, dükkanlar sahura kadar açık bulunurdu. Bunların kandilleri, fanusları, lambaları ile caddeler aydınlanır, bazı kahvelerin önüne resimlerle süslü ve kağıttan yapılmış fenerler konur, aileler Ramazan gecelerinde birbirlerine misafir giderlerdi. Bu sebeple ıssız olan arka sokaklar bile karşılıklı evlerin kafesleri arasından sızan ışıklarla aydınlanırdı.
Ramazan gecelerinin kalabalığı sahura kadar sürer, herkes vaktini gönlünce geçirirdi. Büyükler de vükela konaklarına giderler ve birbirlerini konaklarda karşılıklı olarak ziyaret ederlerdi.
Halkımızın çoğu sabah namazlarını büyük camilerde kılmaya dikkat ettiklerinden semtlerine göre Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye, Fatih ve Eyüp Camilerine giderlerdi. Ekseri halk sabah namazından sonra istirahate çekilirdi. Mamafih adet değişikliğinden dolayı önceleri kimi uyumaya çalışıp uyuyamadığından gözleri kızarmış bir vaziyette olurlardı. İlk günlerde herkeste bir değişiklik meydana gelir. Bazıları ‘Ramazan’ın intizamı bitimi iledir’ derlerdi.”
Osmanlı’da iftar sofrası
İftarla alakalı olarak Peygamberimiz s.a.v.’in çeşitli sözleri ve uygulamaları vardır. “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse oruçlunun sevabı kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî) buyurmuştur. Kendisine yemek ikram eden bir sahabiye de “Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duacınız olsun.” (Ebu Davud, İbni Mâce) diye dua etmiştir. Dolayısıyla oruçlulara iftar sofrası kurmak, yemek ikram etmek Hz. Peygamber s.a.v.’in sünnetidir.
İkramda bulunurken elbette Allah Tealâ’nın “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” (Araf, 31) ayetini ölçü almak durumundayız. Herkesin gücüne göre kendi yediğinden yedirmesi yeterlidir. Lüks, israf, gösteriş ve reklama kaçmanın hiçbir mantığı yoktur. Başka rivayetlerden de öğrendiğimize göre iftar ettirmek bizim bugünkü yaptığımız gibi mükemmel sofralarda onlarca çeşidin bulunduğu yemek türleriyle değil, bir hurma, bir yudum su, birkaç zeytin veya bir bardak süt ile de olabilir ve kişiye aynı sevabı kazandırır.
Ahmet Rasim, eski Ramazanları konu edindiği makalelerinde beyzadelerden birine beybabasının konağındaki iftar sofralarını şöyle anlattırır:
“Kibar ve ricalden davet edileceklere rütbelerine, yaşlarına, mevki ve haysiyetlerine göre davetiyeler yazılır yollanırdı.
İftar sofraları Selamlık’ta kurulurdu. Ama bütün levazımı Harem’den verilir, hatta iftariye tepsisi büyük davetlerde mutlaka Harem’den çıkardı. Harem kileri saat onbirbuçukta (Alaturka saatle) tepsiyi tanzime başlardı. O vakitlerde alafranga sofra konaklarımızın çoğunda bilinmezdi. Onun için evvela alelade on iki kişilik büyük değirmi pirinç veya yaldızlı sini verilirdi. Bunun altıbacak denilen bir iskemlesi vardı ki kurulunca üçü bir tarafa, diğer üçü bir tarafa açılır, sini kımıldamaz bir surette üzerine oturtulurdu. Sini ile beraber bohça içerisinde örtüsü de verilirdi. Bu örtüler daima yuvarlaktı. Daha eskiden Bursa bezinden kalem işlemeli idi.
Bu on iki kişilik sininin etrafına on iki tane de yine tekerler yer şilteleri dizilir, her şilte hizasına Karamürsel, Bursa bezlerinden küçük küçük havlularla, küçük tabaklar içinde ağız ve el silmeye mahsus sabunlu el bezleri bulunurdu.
İftariyelerin çeşitleri varsa da fazla, eksik şeyler tekellüf olduğu için sade, güzel olanı makbuldü. Davetliler top atılır atılmaz iftar ederler, sonra kalkıp akşam namazını cemaatle eda ettikten sonra yemeğe geçerlerdi.”
…Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar… (İşte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (Ahzâb, 35)
“Ramazan ayına erişip de bağışlanmayana yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” (Hadis-i şerif, İbn Hibban, II, 140.)
Camii Hikayeleri
May 5th, 2010 by admin
ŞEMSİ PAŞA CAMİİ
Gerçek ismi Şemsi Paşa Camii olan ve Üsküdar sahilde bulunan camiinin ismine dair ilginç rivayetler aktarılıyor. Söylenenlere göre, camiye Kuşkonmaz denmesinin bir başka nedeni de Şemsi Paşa’nın kişiliğiyle ilgili. Fazlasıyla titiz bir kişi olan Şemsi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ile rekabet halindeymiş. Zaman zaman şakayla karışık atışırlarmış. Şemsi Paşa bir gün Sokullu’ya, “Sokullu, camiini kuşlar pislemiş” diye takılınca, “Gökyüzüne açık olan her yer kuşların pislemesine müsaittir” cevabını almış. Paşa, cami yaptırmaya karar verince Sokullu’nun sözü aklına gelmiş. Mimar Sinan’a giderek, “Bana öyle bir yerde cami yap ki üzerine kuşlar pislemesin” demiş. Sinan, bütün camilerinde yaptığı gibi iyi bir araştırmadan sonra kuzey- güney rüzgârlarının kesiştiği bu noktayı bulmuş. Dalgaların kıyıya çarpmasıyla meydana gelen titreşimleri incelemiş ve camiyi burada yapmaya karar vermiş.
YENİ CAMİİ
66 YILA 66 KUBBE
Osmanlı sultanları tarafından yaptırılan büyük camilerden biri olan Yeni Camii,Eminönü meydanında İstanbul siluetinin olmazsa olmazlarındandır. Bir İstanbul selâtin camisinin inşası ortalama, 2 ilâ 7 yıl arasında sürmesine rağmen, Yeni Cami’nin inşaatı tam 66 yıl sürmüş. Kubbelerinin sayısı, sanki bu duruma nazire yaparmışçasına 66′dır.
KILIÇ ALİ PAŞA CAMİİ
DENİZ ÜZERİNE KURULAN TEK CAMİİ
Kaptan-ı Derya tarafından 1580 yılında Mimar Sinan’a yaptırılan Kılıç Ali Paşa Camii denizin üzerine inşa edilmiş. Kılıç Ali Paşa, devrin padişahı 3. Murat’tan cami yaptırmak için yer ister. Padişah ise, “Sen deryaların serdarısın, gücün yetiyorsa derya üzerine bir cami yap” der. Bu duruma çok üzülen Kılıç Ali Paşa, Mimar Sinan’ı kendine mimar olarak tutar ve Tophane Rıhtımı’nın kenarına taş, toprak, moloz taşımaya başlar ve camiinin yapımına başlar.
YILDIZ CAMİİ
CAMİNİN PLANI PADİŞAHA AİT
Son dönem Osmanlı cami mimarisinde benzeri olmayan bir örnek Yıldız Camii. Beşiktaş İlçesi’nde, Barbaros Bulvarı’nda Yıldız Sarayı yolu üzerindeki cami, 1885-1886 yılları arasında Sultan II. Abdülhamit tarafından Nikolaki Kalfa’ya yaptırılmş. Hamidiye ya da halk arasındaki adıyla Yıldız Camii”nin plânı 2. Abdülhamit tarafından çizilmiştir. Bu nedenle plânı bir padişah tarafından çizilen tek camidir. Camii, Peygamber efendimizin miraca yükseldiği mekân Mescid-i Aksa’ya benzemesi de dikkat çekicidir. Sultan II. Abdülhamid bu caminin ahşap kafeslerini de kendisi yapmıştır.
AHİ ÇELEBİ CAMİİ
İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin arkasında bulunur. Anlatılanlara göre Evliya Çelebi rüyasında kendisini Ahi Çelebi Camii’nde görür. Caminin içinde Hz. Muhammed’le karşılaşan Çelebi, heyecanlanarak “Şefaat ya Resulâllah” yerine yanlışlıkla “Seyahat ya Resulâllah” der. Ve büyük yolculuk başlar.
SANKİ YEDİM CAMİİ
SANKİ YEDİM EN GÜZEL ÖRNEK
İstanbul Fatih’te Sinanağa Mahallesi’nde bulunan Sanki Yedim Camii’nin hikâyesi en az ismi kadar enteresan. Rivayete göre maddi durumu pek güçlü olmayan esnaf Keçeci Hayreddin, İstanbul’da yapılan selâtin camilerine çok özenmektedir ve bunlar gibi bir cami yaptırmak istiyordur. Fakat camiyi inşa etmek için paraya ihtiyaç vardır. Keçeci Hayreddin’de çözümü canı birşey yemek istediğinde yemeyip “sanki yedim” diyerek parasını bir kenara koymakta bulur. Biriktirdiği paralarla da Sanki Yedim Camii’ni yaptırır.
LALELİ CAMİİ
KENDİ ADIMA CAMİ YAPTIRDIM ADINI ŞEYHE KAPTIRDIM
Laleli Camii padişah Üçüncü Mustafa tarafından yaptırılmış. Yaptırdığı hiçbir camiye adını vermeyen Sultan, Laleli Camii’ne adını vermeyi düşünmektedir. Caminin şekillendiği günlerde o civarda yaşayan Laleli Baba’yı da ziyaret eder. Ziyaret esnasında aralarında tatsız bir konuşma geçer. Sultan, bu olaydan birkaç gün sonra rahatsızlanır. Hekimler derdine çare bulamayınca 3. Mustafa’nın aklı başına gelir. “Boşuna uğraşıyoruz, bu derdin ilâcı Laleli Baba’da” der ve yaşlı dervişin huzuruna koşup affını ister. İyileşince de ince bir espriyle, “Kendi adımıza bir cami yaptırdık, onu da şeyhe kaptırdık” der ve camiye onun ismini verir.
semsi
İslami simgelerimizin en güzel örnekleri mabedlerimiz camilerdir.İstanbulda yer alan farklı camilerin ilginç hikayelerini sizler için derkedik.
ŞEMSİ PAŞA CAMİİ
Gerçek ismi Şemsi Paşa Camii olan ve Üsküdar sahilde bulunan camiinin ismine dair ilginç rivayetler aktarılıyor. Söylenenlere göre, camiye Kuşkonmaz denmesinin bir başka nedeni de Şemsi Paşa’nın kişiliğiyle ilgili. Fazlasıyla titiz bir kişi olan Şemsi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa ile rekabet halindeymiş. Zaman zaman şakayla karışık atışırlarmış. Şemsi Paşa bir gün Sokullu’ya, “Sokullu, camiini kuşlar pislemiş” diye takılınca, “Gökyüzüne açık olan her yer kuşların pislemesine müsaittir” cevabını almış. Paşa, cami yaptırmaya karar verince Sokullu’nun sözü aklına gelmiş. Mimar Sinan’a giderek, “Bana öyle bir yerde cami yap ki üzerine kuşlar pislemesin” demiş. Sinan, bütün camilerinde yaptığı gibi iyi bir araştırmadan sonra kuzey- güney rüzgârlarının kesiştiği bu noktayı bulmuş. Dalgaların kıyıya çarpmasıyla meydana gelen titreşimleri incelemiş ve camiyi burada yapmaya karar vermiş.
Kur’an Okurken Olması Gerekenler
Nis 11th, 2010 by admin

adszpi1

“KUR’AN OKUMAK”
Kur’an’a Hürmet
Kur’an’ı bir kutsal kitap olarak kabul edenler, ona hürmette kusur etmemeye çalışırlar. Ancak Kur’an’ın bizatihi kendisine, sadece hürmet etmek, onun indirilişindeki maksadı hasıl etmeye yetmeyeceği açıktır.
Yoksa durum şu örnektekinden farksız olur.
Güney Nijerya’ya on ikinci asırda giden Müslüman mübeşşirlerden biri yerli halk üzerinde irşat çalışmalarında bulunmasına rağmen başarı sağlayamamıştı. İfe’de halkı İslam’a davet eden zat onlara Kur’an ayetlerini okumuş, fakat yerli dilini pek az bildiğinden, söylemek istedikleri yeterince anlaşılamamış, kimseyi de imana getirememişti. Bu muhterem zatın ölümü üzerine Mecusiler onun oturduğu yerde bulunan şeyleri tetkik sırasında, duvarda muhafaza içinde asılı Kur’an-ı Kerim bulmuş ve onu tapınacak şey olarak zannetmişlerdi. (61)  R.E.Dennett, Nigerian studio, London 1910 ,s.12-75 (T.W.Arnold, İntişarı İslam Tarihinden, Akçağ yay. Ankara, 1982, s.326)
Şüphesiz ki, Kur’an’a bu şekilde hürmet etmelerinin, ona saygı ile tapmanın kendilerine bir yararı yoktu. Ama kitaptan ayetler okuyan kişide gördükleri iyi hallerin kitabın kendinden kaynaklandığını düşünüyor olsalar gerekti ki, Kur’an’a tapma gibi bir davranış gösterme ihtiyacı duymuşlardı.
Bu olay, Kitabı okumadan, anlama gayreti göstermeden sırf hürmet edenlerin durumunu andırıyor. Halbuki Kur’an’ı anlamadan okumak, bir şofbenin, havalandırma borusu olmadan yakılmamasını ikaz eden kullanma kılavuzunu okuyup anlamadan, “şofbeni kullanma kılavuzu”na hürmet etmeye benzer. Bu hürmet yanlış kullanım sonucu meydana gelecek şofben zehirlenmesine engel olmaz.
Kur’an Okurken!
Kur’an, bir okuma kitabı. Okunması istenen kitap. Okunup anlaşılsın diye “apaçık” (kitabı-ı mübin) olarak indirilmiş.
İnsanlar Kur’anı neden okumalı? Yani; Kur’an okurken neyi gaye edinmeli?
Eğer bu kitap insan için “hayatı kullanma kılavuzu”, “yangından kurtuluş talimatı” ise onu sadece sevmek elbette yetmez. O kılavuzu ya da talimatı gönderenin hoşnutluğunu (eğer bu hoşnutluk karşılığında sevap umuluyorsa sevabı) sırf “okumuş olmak için” okumakla kazanmak mümkün müdür! Anlamadan, düşünmeden, hissetmeden, uygulamadan nasıl bir yarar umulabilir ki! Bu talimatı gönderen, anlaşılsın ve uygulansın diye gönderdi ise, sırf okunmasından hoşnut olması beklenemez.
Bir cihazın kılavuzunu, içinde yazılanları anlamadan okumanın ne yararı olabilir. İnsan bir cihaz, Kur’an da onun için “hayatı doğru yaşama kılavuzu!”
Konuyu inceleyen Gazali, Kitab’ın gönderiliş amacına uygun olarak okunmasını bazı maddeler altında özetlemiş; biz bunların bazılarını, Ramazanlarda okunan mukabeleleri ve ölülerin ruhuna Kur’an okuma alışkanlıklarını da hatırlayarak görelim;
“I. Düşünmek (Tefekkür);
Kur’an okurken, okuduklarının manası üzerinde düşünmek şart. “Kur’an okumaktan gaye, manasını düşünmektir.”(62) İhya, c.2 s.271
Hz.Ali ise aynı şeyi şöyle ifade ediyor; “İçinde düşünme olmayan okumanın hayrı yoktur.” (63) İhya, c.II, s.282
Namazda Kur’an okumak namazın farzlarından biri. Bu o kadar önemli ki, okuma olmadan namaz olmuyor. Ancak, çok ilginçtir, kişi eğer kur’an okumasını bilmiyorsa o zaman, namazda okuması şart olan surelerin mesela Fatiha’nın anlamını (kendi bildiği dilden kelimelerle) okuması, aklından geçirmesi şart koşuluyor. Müslüman’ın hayatında şu kadar önemli olan ve hadisi şerifte, dinin direği olarak vasıflandırılan namaz ibadetinin kabulü için ayetlerin Arapça okunması mümkün olmuyorsa anlamından, anlamını düşünmekten vaz geçilmiyor. (64) İmam Nevevi, Kur’an’a Hizmet İçin, İst. 1980, s.96
Gazali; namazda ayetlerin anlamını düşünerek okumak gerektiğini, eğer ayetleri düşünme imkanına tekrar ederek kavuşuluyorsa tekrar okunmasını, tavsiye ediyor. Hz.Peygamber’in, Besmeleyi okuyup yirmi defa tekrar etmesinin, manasını düşünmek için olduğunu anlatıyor. (65) İhya c.II. s.282
Kişinin namaza ruhen girebilmesi için dilinin söylediklerini, anlam olarak beyninin bilmesi gerekir. İşte o zaman kalp de hissetmeye başlar. Aksi halde, dil başka söyler, kafada başka şeyler, kalpte başka şeyler yer eder. Şeklen ibadet edilmiş olsa da, kalp ve beyin ibadete iştirak etmiş olmaz.
Yine İhya’da, bir İslam aliminin şöyle dediği nakledilir; “Manasını anlamadığım ve kalbimin nasibi içinde bulunmayan bir ayeti okuduğum zaman ondan sevap elde ettiğime inanmıyorum.”
Elbette bu demek değildir ki, kişi manasını bilmez ise Kur’an okumasın; elbette öyle değil! Kur’an her halü karda okunmalı! Ancak burada işaret edilen, Kur’an gibi bir kitaptan yeterince istifade etmek için, onu anlayarak okumanın ne denli önemli olduğudur.
II. Anlamaya Çalışmak (Tefehhüm)
Kişinin Kur’an’dan okuduğu her ayetti kendi gücü nispetinde anlamaya çalışması gerekir.
Onda; “Allah’ın sıfatlarını, fiillerini, peygamberlerin hallerini, onları yalanlayanların hallerini, nasıl helak olduklarını, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, cennet ve cehennemi görmeli ve anlamaya çalışmalı ve ders almalı.
Bu manada Kur’an okumak; okuyup anlayıp uygulamaktır. Yoksa Hz.Peygamber şu sözü neden söylesin ki;
“Kur’anı, seni yasaklardan alıkoyduğu müddetçe oku. Eğer Kur’an seni yasaklardan alıkoymazsa onu okumuş sayılmazsın.” (Teberani, Abdullah bin Amr’dan zayıf bir senedle) (66) Gazali, İhya, c.2 s.263 Bu ise öncelikle, okuduğunu anlamakla mümkündür.
Hz.Peygamber; “Kim üç günden az bir müddetle Kur’an’ı okuyup hatmederse, o Kur’an’ın manasını anlamamıştır” buyuruyor. (Sünen, Abdullah bin Amr’dan) (68) Gazali, İhya,c.2 s.268
Sahabeden İbn.Ömer; “Bazı insanlar Kitabı baştan sona kadar okuduğu halde, hangi ayet kendisine ne emretmektedir, hangi ayet kendisini sakındırmaktadır, bilmez. Adeta çürük hurmaları savurduğu gibi ayetleri savurur geçer” diyor. (67) Gazali, İhya, c.2 s.264
Bunun için Kur’an okumak isteyen kişi onu anlamak için, bildiği dilden okumalı. Anlayışını derinleştirmek için de onunla ilgili bilgisini artıracak gayretler içine girmelidir.
Bir gün Rasulüllah’ın şöyle buyurduğu anlatılır; “Bir alimin meclisinde hazır bulunmak, bin rekat namaz kılmaktan, bin hastayı ziyaret etmekten ve bin cenaze namazında hazır bulunmaktan daha faziletlidir.”
Hz.Peygamber bu sözleri söylediğinde ashap;
“Ey Allah’ın Rasulü! Alimin meclisinde bulunmak tek başına Kur’an okumaktan da mı üstündür?”  diye sorunca;
Hz.Peygamber; “Hiç ilimsiz Kur’an okumak insana fayda sağlar mı!” diye karşılık verdi. (Ebu Nuaym, Herevi) (69) Gazali, İhya, s.73
Keşke insanlar bir Ramazan boyunca, bütün bir Kur’an’ı, 6666 ayeti, anlamını bilmeden okumak yerine sadece bir ayeti, otuz gün boyunca okuyarak, anlamını tartışarak, uygulamak için ellerinden geleni yaparak geçirseler..!
III. Kendine Hitap Edildiğini Bilmek (Tahsis)
Kişi Kur’an’ın bir emrini veya bir yasağını okuduğu veya dinlediği zaman o yasağın ve emrin kendisine tevcih edildiğini düşünmeli. Yaratıcı, bu kitabı yalnızca peygamberine değil onun elçiliği ile insanoğluna, her bir insana, size bize, her birimize gönderdi.
Kur’an sadece Hz.Peygambere mahsus olarak inmedi.
Rabb’inden gelen kitabı okuyan kişi onu bizzat kendine gelmiş olarak düşünür ve o şuurla okursa elbette daha dikkatli olur. Anlamaya çalışır, ondan öğüt almak için gayret gösterir.
“Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme ve öğüttür. (Ali imran, 138)
IV. Hissetmek (Teessür)
Kur’an okurken, kalp (Kur’an’daki) her halin anlatılışına göre hallenmeli; üzüntü, korku, ümit ve daha nice sıfatlarla hissetmelidir.
Kulun Kur’an okuma ile müteessir olması, okuduğu ayetin anlattıklarını düşünmesi ve hissetmesidir. Uyarıcı ayetler okunurken korkusundan küçülme, Allah’ın rahmet ve bağışından bahseden ayetler okuduğunda ise sevincinden uçarcasına müjdelenme.
Kişinin anlamadığı, anlayıp uygulamadığı, hislenmediği okuma bir anlamda asilik olarak görülür.
“Asi bir kimsenin Kur’an okuyup tekrar ettiği zamanki misali, padişahın fermanını günde birkaç defa okuyan bir kimsenin haline benzer. Padişah, fermanında bu kimseye memleketini imar etmeyi emretmektedir. Oysa o, memleketin tahribi ile meşguldür ve bütün yaptığı sadece fermanı okumaktan ibarettir..” (71) Gazali, İhya, c.2, s.294
V. Kur’an okuyan kimsenin onu Allah’tan dinleyinceye kadar yükselmesi (Terakki)
Bu açıdan Kur’an okumanın dereceleri üçe ayrılabilir;
A) En az derecesi, sanki Kur’an’ı Allah’a okur gibi okumak. Allah’ın huzurunda durmuş, Allah kendisine bakıyor ve okuduğu Kur’an’ı kendisinden dinliyor gibi düşünüp hissetmelidir. Kişi kendisini böyle düşündüğü zaman onun hali, Allah’tan istemek, yalvarmak ve yakarmak olur.
B) İkinci derecesi, (Kur’an okurken) kalbiyle Allah’ı müşahede etmek. Sanki Allah’ı görür ve O’nun lütuflarına mazhar olarak ona hitap eder, nimet ve ihsanlarına gark olarak onunla münacatta bulunur. Böyle bir kimsenin durumu Allah’tan utanmak, O’nu tazim etmek, O’na kulak vermek ve kelamını anlamaktır.
C) Üçüncüsü ise; Kelam’ın içinde konuşanı, kelimelerde de onun sıfatlarını görmektir. Bu derecede bulunan okuyucu ne nefsine, ne okuyuşuna ve ne de kendisiyle ilgili bulunan nimetlere bakmaz. Sanki konuşanı müşahede etmeye gark olmuş, artık başkasını görmez. Bu derece mukarriblerin dereceleridir.
Bu sırra binaen hükemadan biri şöyle buyurmuştur;
‘Ben daha önce Kur’an’ı okuyup ondan hiçbir tad alamıyordum. Öyle ki, onu sanki, Rasulüllah asabına okuyor gibi dinleyinceye kadar. Sonra bu makamdan daha üst bir makama çıktım. Kur’an’ı sanki, Cebrail, Hz.Peygambere telkin ediyor gibi dinleyip okudum. Sonra Allahu Teala başka bir derecede tecelli etti. Şu anda Kur’an dili ile konuşan Allah’tan dinlercesine okuyorum. İşte böyle olunca Kur’an’ın lezzetini duydum. Öyle bir nimete gark olmuşum ki, onsuz bir an dahi yaşayamam.” (72) Gazali,İhya,c.2 s.297
“KUR’AN OKUMAK”
Kur’an’a Hürmet
Kur’an’ı bir kutsal kitap olarak kabul edenler, ona hürmette kusur etmemeye çalışırlar. Ancak Kur’an’ın bizatihi kendisine, sadece hürmet etmek, onun indirilişindeki maksadı hasıl etmeye yetmeyeceği açıktır.
Yoksa durum şu örnektekinden farksız olur.
Güney Nijerya’ya on ikinci asırda giden Müslüman mübeşşirlerden biri yerli halk üzerinde irşat çalışmalarında bulunmasına rağmen başarı sağlayamamıştı. İfe’de halkı İslam’a davet eden zat onlara Kur’an ayetlerini okumuş, fakat yerli dilini pek az bildiğinden, söylemek istedikleri yeterince anlaşılamamış, kimseyi de imana getirememişti. Bu muhterem zatın ölümü üzerine Mecusiler onun oturduğu yerde bulunan şeyleri tetkik sırasında, duvarda muhafaza içinde asılı Kur’an-ı Kerim bulmuş ve onu tapınacak şey olarak zannetmişlerdi. (61)  R.E.Dennett, Nigerian studio, London 1910 ,s.12-75 (T.W.Arnold, İntişarı İslam Tarihinden, Akçağ yay. Ankara, 1982, s.326) Devamını Oku »